Bu yazımızın konusu Empati Yoksunu İnsanlar. Bizler zannediyoruz ki dünyadaki herkes bizim gibi düşünüyor, hissediyor ve bizim gibi vicdan süzgecinden geçiriyor her şeyi. Karşımızdaki insanla tartıştığımızda, onun da bizim üzüntümüzü, kırgınlığımızı, haklılığımızı bir yerde görüp vicdan azabı çekeceğini varsayıyoruz. Yanılıyoruz. Çünkü bazı insanların zihninde, dış dünya ve diğer insanlar birer özne olarak yer almaz.
Onlar için dünyada sadece iki temel şey vardır: Birincisi kendileri, yani mutlak merkez, güneş sistemi ve her şeyin sahibi… İkincisi ise kendilerine hizmet eden ya da etmeyen araçlar, yani diğer herkes. Bu durum, insan ilişkilerinde tam anlamıyla bir yıkım yaratır çünkü karşı tarafın varlığını ve onun da bi ruhu olduğunu kabul etmezler.
Empati Yoksunluğunun Vücut Bulmuş Hali
Size yaklaşık yirmi yıldır tanıdığım, abi dediğim çok yakın bir dostumun başına gelen ve bu durumu adeta özetleyen gerçek bir olay anlatayım.
Dostum, bütün bir yılın yorgunluğunu atmak, eşi ve çocuğuyla huzurlu bir tatil geçirmek için aylarca plan yapmış. Günler gelmiş çatmış, sabah erkenden bavullarını arabaya yüklemişler. İstanbul’dan çıkıp yola koyulmuşlar, daha şehirden yeni ayrılıyorlar, yüzlerinde tatil heyecanı var.
Tam o sırada telefon çalıyor. Arayan, çalıştığı iş yerinin patronu. Patron, adamın yolda olduğunu, tatil için ailesiyle birlikte araba içinde olduğunu gayet iyi biliyor. Ama bunu zerre kadar önemsemeden, buz gibi bir ses tonuyla, “Biz senin işine son veriyoruz, dönerken bunu bilerek hareket et” deyip telefonu kapatıyor. Adam şok içinde, yolda, ailesinin yanında kalakalıyor.
Dostum bunu bana telefonla anlattığında içindeki o kırgınlığı o kadar net hissediyordum ki… Çünkü o patronun zihninde karşısındaki insan bir aile reisi, bir emekçi, tatile çıkmayı hak eden bir birey değil; sadece işine istendiği zaman son verilebilecek, duyguları ve zamanı yok sayılabilen bir araçtan ibaretti.
İşte bu insanlar için siz bir insan değilsiniz. Sizin bir adınız, bir geçmişiniz, evde sizi bekleyen aileniz, hayalleriniz veya değerleriniz yok. Onların zihninde sizin yeriniz sadece bir fon müziği ya da aşılması gereken bir engelden ibaret.
Günlük hayatta da bu böyle değil midir? Trafikte aceleniz vardır, şerit değiştirmek istersiniz, sinyal verirsiniz. Arkadan gelen araç hızla gaza basıp üstünüze kırar, kaza yapmaktan son anda kurtulursunuz. Camı açıp tepki gösterdiğinizde size öyle bir bakar ki sanki karşısında bir insan değil de yola dökülmüş bir çakıl taşı varmış gibi davranır. Çünkü o an onun dünyasında siz bir canlı değil, sadece onun hızını kesen bir cisimsinizdir.

Psikolojik Temel: Neden Böyleler?
Peki, bu insanlar fabrikasyon hatası mı, yoksa sonradan mı böyle oluyorlar? Gelin psikolojiye, bilime ve insan doğasına daha yakından bakalım.
Hepimiz dünyaya tam birer egoist olarak geliriz. Bebek gece uykusuzdur, acıkmıştır, altı ıslanmıştır ve ağlar. Neden? Çünkü bebek için dünya sadece onun ihtiyaçlarını karşılamak için var olan dev bir kaynaktır. Annenin uykusuzluğu, yorgunluğu bebek için bir şey ifade etmez; çünkü bebek henüz ötekinin farkında değildir. Normal ve sağlıklı bir insan, çocukluktan yetişkinliğe geçerken çok önemli bişeyi öğrenir: ” Bu dünyada benden başka milyarlarca insan var. Onların da canı acıyor, onların da sınırları var, onların da hakları var.”
Fakat bazı insanlar… İşte işin kopma noktası tam olarak burası. O erken çocukluktaki benmerkezcilikten bir türlü çıkamazlar. Bedenleri büyür, ehliyet alırlar, üniversite bitirirler, belki de çok büyük şirketlerin CEO’su veya çok popüler birer figür olurlar. Ama kafa yapısı hâlâ iki yaşındaki “Dünyada tek ben varım, ve ben hep ihtiyaçtayım“ evresinde takılı kalmıştır.
Klinik psikoloji buna Narsisistik Kişilik Bozukluğu, sosyopati ya da genel adıyla empati yoksunluğu der. Bu tiplerin beyinlerindeki empati devreleri, sanki hiç bağlanmamış bir elektrik tesisatı gibidir. Karşısındaki insanın ağlaması, üzülmesi, yıkılması onların iç dünyasında en ufak bir etki oluşturmaz. Tıpkı televizyonda izlediğiniz bir filmdeki figüranın düşmesi gibidir; “Ah yazık” der geçerler, beş saniye sonra yemek sepetinden ne sipariş vereceklerini düşünmeye başlarlar.
Günlük Hayattan Örnekler
Şimdi diyelim ki kulak kabarttınız, “Ya benim ofiste tam olarak böyle bir tip var” diyorsunuz. Gelin bu insanları günlük hayatta yakalayabileceğiniz davranışlarıyla daha da somutlaştıralım.
Ortamda herkes dertleşiyor, kendi hayatından, yaşadığı zorluklardan bahsediyor. Sıra size geliyor, diyorsunuz ki: “Biliyor musunuz, geçen hafta çok zor bir şey atlattım…” Daha cümleyi bitiremeden o empati yoksunu tip lafı ağzınızdan kapar ve başlar kendi anısını anlatmaya: “O da bir şey mi? Ben geçen ay bilmem ne ülkesindeyken…” Sizin ne hissettiğiniz, orada bir bağ kurmaya çalışıp çalışmadığınız onun radarında bile değildir. Çünkü o ortamda siz bir insan değil, sadece sıranın tekrar kendisine gelmesini bekleyen bir bekleme salonusunuzdur.
Bu tipler sizi kıracak, incitecek, gururunuzu yerle bir edecek bir laf söylerler. Siz kırıldığınızı belli ettiğinizde size dönerler ve o meşhur cümleyi kurarlar: “Yahu ne kadar alıngansın, şaka yaptık alt tarafı! Hiçbir laf da kaldıramıyorsun.” Neden böyle söylerler biliyor musunuz? Çünkü onların zihninde sizin bir ruhunuz olduğu gerçeği şifrelenmemiştir. Sizin üzüntünüz onlar için bir veri değildir. Sadece sizin abarttığınızı düşünürler, çünkü onlar kendilerinin asla hata yapamayacağına inanan kusursuz varlıklardır.
Beraber aylarca gece gündüz bir projeye çalışırsınız. Sunum günü gelir, o bencil tip çıkar ve bütün projeyi tek başına yapmış gibi anlatır. Sizin orada var olup olmadığınızı patronun yanında resmen unutur. Çünkü siz onun için bir ekip arkadaşı değil, sadece sırtına basıp yükseleceği bir basamaktasınızdır. Basamaklar teşekkür edilmeyi bekler mi? Beklemez. İşte mantık tam olarak budur.
Kişisel Bir Yıkım Anısı: Sizi Nasıl Harcarlar?
İşte bu mantığın insanı ne kadar şoka uğratabileceğini, benzer bir yıkımı ben de kendi üniversite yıllarımda, uzmanlık eğitimim sırasında bizzat yaşadım.
O dönem sürekli sunumlar yaptığımız bir süreçten geçiyorduk. Sunum günümüz gelmişti, soyadı sıralamasına göre peş peşe aynı güne denk geliyorduk. Bir arkadaşım beni arayıp dedi ki: “Serhat, senin sunumun kesin olacak, hoca söylemişti ama benimki olacak mı bilmiyorum. Ben bugün okulda olamayacağım, rica etsem profesöre sorabilir misin?” Tabii ki seve seve sordum. O çok sevdiğim, bana çok şey öğreten, Allah rahmet eylesin çok kıymetli bir hocamdı. Gittim sordum, hoca “Onun da sunumu olacak, hazırlansın” dedi. Bunu olduğu gibi arkadaşa ilettim, teşekkür etti kapattık.
Aradan bir iki gün geçip sunum vakti geldiğinde, ben sunumumu tamamladım. Hoca “Tamam Serhat, otur, teşekkür ederim” dedi ve sıradaki o arkadaşı kürsüye davet etti. Arkadaş kürsüye çıkınca “Ama hocam,” dedi, “ben Serhat’a sordum, size sorması için arayıp rica etmiştim.” Hoca da “Evet, Serhat bana geldi sordu, ben de ona söyledim sunumun olacağını, sana söylemedi mi?” dedi.
Arkadaş “Söylemedi hocam, bana senin sunumun yok dedi” deyince şoke oldum. Hemen söz isteyip “Hocam, ben size geldim sordum, sonra da bu arkadaşı arayıp senin de sunumun var, hoca hazırla dedi demedim mi? Neden doğru konuşmuyorsun?” dedim. Ama arkadaş gözümüzün içine baka baka “Hayır Serhat, sen bana sunumun olmayacak dedin” diye inkar etti.
Hoca o an aramızdaki duruma kızarak “Kedi köpek gibi yanımda birbirinizi ısırmaya çalışmayın” dedi. O olay yüzünden o çok sevdiğim hocamın gözündeki yerim maalesef değişti; hoca hiçbir zaman kimin doğru söylediğini bilmedi ama gerçeği Allah biliyor.
Yıllar sonra o arkadaşla tekrar karşılaştığımızda sordum: “Neden o gün sana doğru bilgi verdiğim halde hocanın yanında yalan söyledin? Beni haksız yere yalancı durumuna düşürdün?” Cevabı aynen şuydu: “Serhat kusura bakma. Hocanın bana kızmasından çok korktum. Benden başka birisine kızsın da kime kızarsa kızsın, bu sen olursun başkası olur, umurumda bile değildi.”
İşte özetle durum tam olarak budur; kendi korkuları veya çıkarları uğruna sizi bir anda harcamaktan asla çekinmezler. Hayatın her alanında bu böyledir. İş yerinde, okulda, sokakta ya da en yakın arkadaş ilişkilerinde karşısındakini harcamak onlar için sıradan bir iştir.
Akıl Sağlığımızı Korumak İçin Altın Kurallar
Peki tüm bunları niye konuşuyoruz dostlar? Amacımız ne? Burada çok kritik bir gerçeği kabul etmemiz gerekiyor: Bu insanları değiştiremezsiniz.
Çoğumuzun düştüğü en büyük tuzak şudur: Acaba ben ona yeterince sevgi göstersem, yeterince alttan alsam düzelir mi? Belki de kötü bir çocukluk geçirmiştir, ben onu iyileştiririm. Hayır, iyileştiremezsiniz. Bir insanın empati devresi fabrikada takılmamışsa, siz ona YouTube’dan kişisel gelişim videoları izleterek ya da sabaha kadar fedakarlık yaparak empati kazandıramazsınız. Bu, olmayan bir uzvu sevgiyle büyütmeye çalışmak gibidir, bu imkansızdır.
Peki ne yapacağız? Kendimizi nasıl koruyacağız? Gelin size altın değerinde kurallar vereyim.
- Birincisi: İç dünyanızı ve zayıflıklarınızı kapatın. Empati yoksunu insanlara asla en hassas noktalarınızı, en büyük korkularınızı veya geçmişteki yaralarınızı anlatmayın. Çünkü onlar bu bilgileri birer dostluk verisi olarak değil, ileride sizi manipüle etmek veya yaralamak için kullanacakları birer silah olarak kaydederler.
- İkincisi: Mantık savaşına girmeyin. Bu insanlarla tartışırken kanıt sunmaya, “Bak geçen sefer de böyle yapmıştın” demeye çalışmayın. Çünkü onların mantığı sadece kendi çıkarları ekseninde çalışır. Çıkarları neyi gerektiriyorsa gerçek odur. Kanıtla, mantıkla ikna olamazlar; çünkü mantıkları işin o kısmını kapatmıştır.
- Üçüncüsü ve en önemlisi: Kişisel algılamayın. Sizinle ilgili kötü bir şey yaptıklarında ya da sizi yok saydıklarında sakın dönüp “Acaba ben neyi yanlış yaptım?” diye kendinizi suçlamayın. Onlar size karşı böyleler çünkü herkese karşı böylesine boşlar. Sorun sizin yetersizliğiniz değil, onların kalplerinin katı olmasıdır.
Kapanış
Hayatın her alanında karşımıza çıkan bu karakterlerin ortak noktası, derinlerde yatan o büyük boşluktur. Onlar başkalarını ezerek, yok sayarak ya da harcayarak kendi varlıklarını hissederler. Eğer çevrenizde bu profilde biri varsa, yapabileceğiniz en iyi şey ona karşı sınırlarınızı çelikten duvarlarla örüp kendi yolunuza bakmaktır. Çünkü ne kadar açıklama yaparsanız yapın, onlar için sadece kendi haklılıkları ve kendi çıkarları vardır.
Evet arkadaşlar, bugün oldukça derin, sarsıcı ama bir o kadar da önemli bir konuyu masaya yatırdık. Çevrenizde bu tarif ettiğim profillere uyan kimler var?
Kendinize çok iyi bakın, sınırlarınızı kalın harflerle çizin ve unutmayın; herkes sizin kadar ince düşünmek zorunda değil ama siz kendi ruh sağlığınızı korumak zorundasınız. Hoşça kalın!
Serhat DAMAR
Uzm. Klinik Psikolog – Çift Terapisti
