Günümüz dünyasında ilişkiler artık içeriden yaşanmaktan çok, dışarıya sergilenmek üzere tasarlanıyor. Akıllı telefonlarımızın ekranlarını kaydırırken karşımıza çıkan o kusursuz tatil kareleri, özenle seçilmiş filtreli gülümsemeler ve herkesin imrendiği o muhteşem aile tabloları çoğu zaman devasa bir yanılsamadan ibaret. Yirmi dört yıllık klinik yolculuğumda ve on bini aşkın seansın bana fısıldadığı en net, en sarsıcı gerçek şudur: En çok parlayan vitrinlerin arkasında, genellikle en karanlık, en havasız ve en dağınık depolar saklanır. Çoğu insan, dış dünyanın alkışını, çevrenin onayını ve o sahte prestiji kaybetmemek uğruna, kendi evlerinin içinde adeta hücre hapsi yaşıyor.
Aynı çatının altında nefes alıp, ruhen birbirine kıtalar kadar uzak olmak modern çağın en yaygın ve en sessiz salgınıdır. Akşam kapı kapandığında başlayan o sağır edici sessizlik, sadece zorunlu fatura ödemeleri, market eksikleri veya çocukların okul taksiti konuşmalarıyla bozuluyorsa, orada sıcak bir yuvadan değil, sadece zar zor ayakta tutulmaya çalışılan iflas etmiş bir işletmeden bahsedebiliriz. Birçok insan, toplumun dayattığı o mükemmel eş ve harika aile maskesini yüzünden çıkarmaktan o kadar korkuyor ki, zamanla kendi gerçekliğine, kendi arzularına ve en nihayetinde aynadaki yansımasına tamamen yabancılaşıyor. Yatağın tam ortasına görünmez, soğuk duvarlar inşa ediliyor ve insanlar o duvarların ardında yavaş yavaş boğulduklarını en yakınlarına bile itiraf edemiyorlar.
Bu devasa yalanı ayakta tutan görünmez ve bir o kadar da ağır sütunlar vardır. Bunların en acımasızı elalem mahkemesidir. Kendi annemiz veya babamız üzülmesin, komşularımız bizi ayıplamasın, iş yerindeki rakiplerimiz veya gizli düşmanlarımız başarısızlığımıza sevinmesin diye kendi içsel cehennemimizde her gün yanmaya razı oluruz. Bir diğer kalın sütun ise tamamen ekonomik kaygılar ve yaşam standartlarıdır. Ortak girilen uzun vadeli krediler, bitmek bilmeyen taksitler ve düşmesinden ölümüne korkulan o sahte konfor alanı, evliliği bir gönül bağı olmaktan çoktan çıkarmış; mesaisi hiç bitmeyen, ruhsuz, soğuk bir şirket ortaklığına dönüştürmüştür.
Ancak bu devasa suskunluk sarmalını meşrulaştıran, en popüler ve tehlikeli kalkan genellikle çocuklar olur. Sadece çocuklarımın düzeni bozulmasın, psikolojileri etkilenmesin diye bu evliliğe katlanıyorum cümlesi, kulağa ne kadar fedakarca, ne kadar kutsal gelse de aslında büyük bir korkunun ve gerçeklerle yüzleşmekten kaçışın en masum kılıfıdır. Çünkü çocuklar, sanılanın aksine anne babalarının onlara söylediği süslü kelimelerle değil; evin içindeki o görünmez, sessiz, gergin ve soğuk enerjiyle beslenirler. Birbirini sevmeyen, göz göze gelmekten özenle kaçınan, birbirine şefkatle dokunmayan iki insanın yarattığı o buzul ikliminde büyüyen bir çocuk, sevginin sadece tahammül etmek, rol yapmak ve sessizce acı çekmek olduğunu zannederek büyür.
Bizler onlara kırılmamış bir aile tablosu sunmaya çalışırken, aslında onların kendi gelecek ilişkilerinde harita olarak kullanacakları o zehirli sevgi modelini kendi ellerimizle çizmiş oluyoruz. Mutsuzluğa ve sevgisizliğe katlanmayı bir erdem zanneden kız çocukları veya duygularını yok saymayı, susmayı bir güç gösterisi sanan erkek çocukları yetiştiriyoruz. Çocuğunuz ileride mutsuz olduğu bir ilişkiden sırf sizin bu sahte fedakarlığınızı model aldığı için kopamadığında, bunun vicdani yükü o sahte aile tablosundan çok daha ağır olacaktır.
Böylesi bir tiyatronun içine hapsolmak, sadece ruhu tüketmekle kalmaz, bedeni de yavaş yavaş, sinsice çürütür. İnsanın sürekli olmadığı biri gibi davranması, dışarıda neşeli ve uyumlu görünürken içeride öfkeden deliye dönmesi sinir sistemini inanılmaz bir kronik strese sokar. İfade edilmeyen, hasıraltı edilen, yutulan her duygu, bir süre sonra bedende fiziksel bir çığlık olarak yüzeye çıkar. Tıbbi bir nedeni bulunamayan sırt ve boyun ağrıları, sabahları yataktan dayak yemiş gibi kazınarak kalkmalar, omuzlara binen o görünmez tonlarca yük, sıkışan çeneler ve geçmek bilmeyen migren atakları tesadüf değildir. Bunlar, aslında bedenin yeter artık bu yalanı sürdürme, beni bu sahteliğin içinde daha fazla boğma diye attığı sessiz imdat çığlıklarıdır.
Artık omuzlarınızdaki bu ağır yükle, bu yıllanmış yalanla yüzleşme zamanı geldi. Hayat, başkalarının sizin hakkınızda ne düşüneceğine, kimin ne söyleyeceğine veya sosyal medyada paylaştığınız o tatil fotoğrafının kaç beğeni alacağına göre şekillendirilemeyecek kadar değerli, tek ve kısadır. Bir ilişkinin, bir evliliğin bitmesi her zaman bir başarısızlık tablosu, bir yıkım değildir; bazen ruhunuz için, akıl sağlığınız için ve geleceğiniz için atabileceğiniz en dürüst, en onurlu ve en sağlıklı adımdır. Birbirine tahammül edemeyen, saygısını tamamen yitirmiş iki zorunlu ev arkadaşı olarak o çatı altında kalmaktansa, yolları uygarca ayırıp çocuklarına sağlıklı rol model olan iki ayrı, huzurlu ebeveyn olmak inanın çok daha kıymetlidir.
Başkaları için özenle kurguladığınız o sahneden inin. Sizi yoran o sahte ışıkları artık söndürün ve kendi gerçeğinize, kendi içsel huzurunuza doğru o cesur ilk adımı atın. Çünkü siz, başkalarının vitrinini süsleyen cansız bir manken olmak için değil; kendi hayatınızın başrolünü, tüm sahiciliğiyle yaşamak için buradasınız. Maskeleri bırakın ve kendinize yeniden merhaba deyin.
